Genç yönetici yeni aldığı Jaguar’ıyla şehrin caddelerinden birinde biraz hızlı gidiyordu. Az ilerisinde, alışveriş mağazalarının yanında bulunan bir çocuk parkı vardı. Oradan geçtiği sırada bir şeyin hızlıca arabasına çarptığını hissetti. Ne olup bitiğini anlamak için frene bastı. Biraz geriye gidip arabaya çarpan şeyin ne olduğuna baktı. Arabaya bir tuğla çarpmıştı ve yan kapıyı biraz ezmişti. Tuğlanın arabaya atıldığı yöne doğru ilerledi ve orada gördüğü bir çocuğu yakaladı. Çocuğu parkın duvarına doğru serçe itti. Ve:
Kula derlerdi lakabına. Adı başkaydı ama, lakabı adını unutturmuştu. Köy halkı yoksuldu ya, Kula da hepten yoksuldu. Efendi Ağa da olmasa, köy halkı aç kalacaktı. Kula’nın “ağartı” yapacak ne bir ineği, ne de bir davarı vardı. Aşına katacak bir kaşık yağı bile…. Ağa oğlu’nun teyzesi, elinden geldiğince, köy halkının fakirlerine yağ2dır, yoğurt’tur, az da olsa gönderiyordu. Ama “elden gelen öyün olmaz, o da vaktinde bulunmaz” cinsindendi.
O öylece vitrininde duruyordu. Kırmızı… Gözlerimde gölgesi, çocukluğumun tatlı hayali… Öyle kırmızıydı ki sanki tüm renkler kırmızıdan ibaretti. Sıradan bir bisiklet değildi o. Kırmızı bisikletti. Onu görmek bile rüyalarımın en sevimli tarafıydı. Biliyordum bir gün benim olacaktı. Hayaldendi yollar, pedallarına bastığım an. Kayboluyordu şehir; kırmızı bisikletti o yolculuğumun en güzel yoldaşı…
Darboğazdaydı yıllardır,ekmek kefenin ayasında.Yazılış tarihleri belirsiz kümeler çiziyor, içlerinde sırası ile kendi hayatını oynuyordu baş rol kalıbında. Taksitin bir parçasını ağabeyi ödüyordu,o tamamdı; Halime Anne de hastaneden çıkıyordu yarına, hendeklerini kavuşturmuşbulut bile öfkenin pervasızlığında ona kızıyordu,bu eskiciler de kendinden varsıldı, ne iş anlamazdı,ne kabahatti bu böyle, sandık dolusu açmaz tükürendi omuzlarına.