Hazan mevsimi geldi çattı işte! Suyu çekiliyor hayatın, rengi soluyor! Güneş eskisi gibi ısıtmıyor gönül bahçelerini. Arzu küheylanları yorgun, düş nehirleri durgun. Göçmen kuşlar başka baharlara kanatlanmış gökyüzünde. Sıra sıra ayrılık, hüzün, çırpınış… Kaçınılmaz yolculuk sürüp gidiyor. Dostların da isimleri siliniyor defterden birer birer. Ne sesleri kalıyor, ne de yüzleri. Her fırtına bir şeyler koparıyor bizden. Hayat ağacı budandıkça budanıyor.
Madem ki ölümün önüne geçilemez, ne zaman gelirse gelsin. Sokrates'e; "Otuz zalimler seni ölüme mahkum ettiler," denildiği zaman: "Tabiat da onları!" demiş. Bütün dertlerin bittiği yere gideceğiz diye dertlenmek ne budalalık! Nasıl doğuşumuz bizim için her şeyin doğuşu olduysa, ölümümüz de her şeyin ölümü olacaktır. Öyle ise, yüz sene daha yaşamayacağız diye ağlamak, yüz sene evvel yaşamadığımıza ağlamak kadar deliliktir. Ölüm başka bir hayatın kaynağıdır. Bu hayata gelirken de ağladık, eziyet çektik, bu hayata da eski şeklimizden soyunarak girdik.
Bu gece yaşanan bir 'ah'ı gördüm sözlerinde. İçime saplandı kaldı her şey... Ne de geç kalmışım sana, ne de uzakmışım sana... Anlıyorum...
Geç kalmışlıklar yıpratır elleri; gözlerine bir nefes süremezsin. Ve biliyorum ki nefessiz kaldığın an ölürsün... Ben ki bir ölü! Seni öldürmüşüm! Küçücük ellerine bırakmışım onca yükü; düşünmemişim çökmüşlüğünü, düşünmemişim geceyi, düşünmemişim; düşlemişim güzellikleri, bekleyerek seni... Seni güzelliklerden uzak tutarak...