Orakta tırpan sallanmış, kağnı gıcırtıları ile, biçilen saplı buğdaylar yığın yığın doldurmuştu harmanı. Sonra “döven”lere acar tosunlar koşulacak “Ho” denilecekti: “Ho tosun ho” “Kaba kaba yerlere haydi oğlum, ho…”
Dövene koşulan bazı tosunlar aksi olurdu. Dövenin üzerindeki sürücüsü ne kadar “ho” dese, ne kadar “Haydi oğlum kaba kaba yerlere” dese, yine aynı yerden gider döveni aynı sap üzerinde dönderir dururdu. Ağzında gem yoktu ki tosunun, sürücüsü gemi çekip yön değiştirsin. Üstelik tosunlar sürekli buğday yemesinler diye, ağızlarına geçirip, boyunlarından bağlarlardı demirden yapılan selemsi “burunsak” korumalıkları. Dövenin üzerindeki sürücüsü tosunlara ne kadar söylese de anlamazlardı “öküz” oldukları için. İşte o zaman elindeki ucu “nodul”lu üvendereyi öküzün birisine batırıp yön değiştittirirdi. Bazen öyle batardı ki nodul, battığı yerden domur domur kan çıkardı. Bu zaman da hem yön değiştirir, hem de bazen kuyruğunu kaldırıp karnındakini boşaltırdı “pat-pat”. Dövenin üzerindeki sürücüsü tosunun kuyruğunu kaldırdığını görünce “saksı” denen lazımlığı kaptığı gibi, kalkan kuyruğun altına tutar, sapların üzerine düşmekten kurtarırdı pislikleri. Harmanın tozu üzerine çökmüş, Ağustos’un sıcağı dudaklarını “yalama” yapmış düvenin üzerindeki sürücüye bazen öyle uyku çökerdi ki, sanki kuş tüyü yatak olurdu üzerinde oturduğu oturak. Böyle durumlarda ne yön değiştirtirirdi tosunlara, ne de kalkan kuyruğu fark ederdi… Öyle veya böyle yel eser harman savrulur, doldurulurdu kırmızı buğdaylar kendir çuvallara. Çıkan buğdayların bir kısmı tohum bırakılırdı gelecek yılda tarlaya ekilmeye. Bir kısmı ihtiyaç için hemen satılır, bir kısmı da ambarlara doldurulurdu. İhtiyaç duyuldukça çıkarılıp ambardan, yine çuvallanır, yine pazara götürülürdü…. Harmana kalan borç verilecektir, fistan alınacaktır kadına, kıza, geline… Varsa evlenecek oğlan evde “pırtı kesilecektir” gelin gelecek nişanlısına. Düğünü de yapınca güzün, “oh” diyecektir aile reisi. “Oh be, kışlık buğdayı üğüttük, turşu-pekmezi küplere doldurduk, kışlık yufka ekmeği kilere dizdik kater kater. Davullu-zurnalı düğünle, oğlanın koynuna da, kınalı gelini getirip koyduk, oh be… Odun dert değil zaten, ihtiyaç oldukça ormandan getiririz yük yük, oh be… Eh bundan sonra can sağlığı…” Kış gelecek, köy odasında soba yanacak, bir tarafı nar gibi kızarmış sobanın üzerindeki demlik cızırdıya cızırdıya bir tını çıkaracak, sonra da çayın kendine has kokusu sıcak odanın her tarafını kaplayacaktı. Böyle zamanlarda oda sahibi “şişe şişe” baş köşede oturup, yeni evlendirdiği oğluna emir yağdıracaktı: “Sobaya odun at, çay demle, çay doldur…” Sonra da “Akşam olmadan malların altını temizle, tımarlarını yap…” Ancak “şişe şişe”! oturmayanlar da, oda sahibi bir bardak çay doldurup verecek diye bekleyeceklerdi boynu bükük. Geçimi iyi olanlar, lapa lapa kar yağarken ağaç dallarına, bağıracaktı kapı eşiğinden karısına: “Sultan, ağaçlar çiçek açmış baksana…” Geçimi iyi olmayanlar da “Sultan, ağaçlar çiçek açmış…” lafını duyunca geçimlinin, mırıldanarak beddua yağdıracaklardı: “Kıçında açsın çiçekler inşallah… Dürzü… Ne olacak, kılıcının arkası da kesiyor, önü de… Biz gibi, eli koynunda, kışı nasıl çıkaracağız diye düşünmüyor ya…” Kar metrelerce yağıp, “oturunca” kış boyu, ağa odalarının soba başlarında, sohbetler yapılır, anılar anlatılır, avcıların yalanları dinlenirdi uzun kış gecelerinde. Dolu çay bardaklarının şıngırtısı, ağaya ayrı bir haz verirken, çay içmek için sırasını beklerdi “zabın” Gıbır Mehmet gibiler. Çay bardağı odadakilere “yetmemişse”, önce ağalar içer, yaşlılar içer, sonra soğuk su ile çalkalanır bardak, daha sonra da sıra Gıbır Mehmet gibilere gelirdi çünkü. Bu yıl da kar bir yağmıştı, bir yağmıştı. Dışarısı kış, oda sıcak ve kalabalıktı. Kış günleri yaşlısı-genci günlerini hep sıcak soba başında geçirirdi. Herkes bir şeyler anlatır, dinlenir, bazen de gürültüye “yenilirdi” anlatılanlar. Bu soğuk kış gün ve gecelerinde damda barındırılan tavukların tilkilerden korunması için önceki gece damın “temeği”nin önüne kurt tuzağı kurulmuş, ancak tilki yerine bir kedi yakalanarak ayakları kırılmıştı. Bu gece de konuşulan hep tilki, kedi, tuzaktı… Söz döndü dolaştı Gıbır Mehmet’in parmaklarına geldi. Yaşlılardan birisi Gıbır Mehmet’i göstererek: “Birisi de bu… Az kalsın parmaklarının hepsini yiyordu zabın.” dedi. Gerçekten de Gıbır Mehmet’in sol elinin üç parmağı büzülmüşl vaziyette, iyice açılmıyordu. Ağanın oğlu Nihat: “Sahi Mehmet Ağa, ne oldu da parmakların böyle kaldı? Yoksa sen de mi kurt tuzağına yakalandın?” diye takıldı. Odadakiler hep birlikte gülüştüler. Bir tarafta yaşlılardan Çotur Üsük, Cingözlerin Üsük, Muhsin Kahya… oturyordu. Gıbır Mehmet: “Aha onlara sor . onlar anlatsın” diye yaşlıları gösterdi. “Ula kerahat” dedi Çotur Üsük “… senin parmaklarını biz mi böyle yaptık da bize sorduruyorsun. Senin parmaklarının kahyası biz miyiz? Sen kaptırmışsın sen anlat.” “Doğru söylüyor, sen anlat.” Dediler diğerleri. “Şimdi daha merak ettim” dedi Ağanın oğlu. “Sen anlat, ben de çayı tazelettireyim.” Nuri’ye döndü: “Nuri demlikteki eski çayı dök, tekrar demle.” Gıbır Mehmet biraz utanır, biraz nazlanır gibi oldu. “Eee nazlanma, anlatta dinleyelim.” Dedi birkaç kişi. Nuri çaydanlıktaki eski çayı dökmeye kalktı. Bir başkası sobaya birkaç odun attı. Gıbır Mehmet de anlatmaya başladı. “O sene de kar böyle yağdıydı. Komşu komşuya gidemiyordu. Gavur Harmanı’nın tepeden çığ düşecek diye korkuyorduk. Biz bu kışı nasıl geçireceğiz diye düşünürken, köy tahsildarı Deli Şaban gelmiş dediler. Deli Şaban bu, sıçar adamın ağzına… Dürzünün işi gücü yok da, bu kışta kıyamette köye gel. N’olacak sobanın başı sıcak. Atına da arpa veriliyor. Karnı da doyuruluyor.” diye ilenedi. “Susun uşaklar” dedi birisi “Eee Gıbır.” “Seydi Kahya’nın odasına gittim ki, Deli Şaban lök gibi oturuyor. O zamanlar yol parası canımıza iliğimize yetiyordu. Altı liraydı emme, bulmak zor. Elde avuçta beş kuruş yok ki, altı lirayı nasıl çıkaracaksın. Bir taraftan yol parası vereceksin diyorlar, bir taraftan da beş çocuğu olana da ikramiye veriyorlar haa. Zıla gencim, beş çocuk değil, on beş çocuk da yapmayı gözüm kesiyor emme, ev kara yapı, oda tek göz… Hep beraber yatıp kalkıyoruz.. avradınan gece işimiz, sanki hırsızlık yapmak kadar zor. Deli Şaban’a da derdimizi anlatmak, yokluğumuzu anlatmak zor. Ne bok yesin, o da hükümet adamı. Git topla diyorlar, O da gelip topluyor. Ayağımızda ayakkabı olmadığı gibi, yüzlü çarık bile bulamıyoruz. Yüzlü çarığı her babayiğit bulup da giyemiyor ki. Giydiğimiz hep sırımlı çarık. Deli Şaban hiç yokluk dinlemiyor. Sıçıp ötürüyor. “Vallahi jandarmaya teslim ederim” diyor. Şehre gidip altı lirayı Efendi Ağa’dan alıp geleceğim emme, çarıkların altı delik. Zaten iyice eskiyen, giyilmeyecek hale gelen çarıkları da atmıyoruz. Onları ıslatıp, sırım yapıyoruz. Isladığım eski çarığı da bizim it götürmüş. O yüzden bir ton da dayak yedi it oğlu it. Edemedim Külcülerin Ömer’den emanet bir çarık aldım. Çarığı tamir ettim. Deli Şaban’dan küfür işitinceye kadar, şehre gidip, Efendi Ağa’dan para alıp geleceğim. Emme, Kula Buyduran’ı nasıl aşacağım diye korkuyorum. Ben de ya Kula gibi donup kalırsam diye çekiniyorum. Deli Şaban’nın küfürlerini ulu orta yemekten de yılıyorum haa. Edemedim, her şeyi göze aldım. Şehre gitmeye kara verdim. Bizim karıya bir hele aşı yaptırdım, içimi ısıtsın diye. Hele aşını içip erkenden yola çıktım. Köyün çıkışındaki Bahçe Boynu’nun yanından Kaya Pınarı’na vardım. Biliyorsunuz burası kayalık yer. Fırtına ise hiç göz açtırmıyor. Emme, ne olursa olsun gitmeye kararlıyım. Fırtına yerden alıp göğe savuruyor. Her taraf buz kesiyor. Buna karşın yine de gitmeye kararlıyım. Elimi yüzüme siper edip, kayalıklardan çıkayım derken, gözüme bir iz ilişti. İzi sürerek gittim. Düzlüğe çıkınca sansar izi olduğunu anladım. İzi bir kaya deliğine soktum. Sansarın derisi kıymetli. Kayanın arasını elimle yoklayayım dedim, anam yandım. Tırnağını ne yaptığımım sansarı parmağımı kaptı. Sansar parmağımı bırak diyorum, inat hayvan, bırakmıyor. Ha’bire parmağımı geviriyor. Sansar parmağımı geviriyor geviriyor, ben acıdan altıma sidik salıveriyorum. Artık canım iyisinden yandı. Bırak diyorum, bırakmıyor. O inat ya, ben de inatlaştım artık. Yemin ettim, “parmağımı koparsan da çekmeyeceğim” dedim. “Çekeceksin ya, sansar koyvermiyor ki” dedi birisi. “Dur lan su koyverme. En heyecanlı yerine geldik” dedi bir başkası. “Ula deli piç, sen olsan koyverir misin lan? Dedi Gıbır Mehmet. Yine devam etti: “Anam avradım olsun, parmağımı koparsan da bırakmayacağım dedim. O parmak kopsa da seni bırakmayacağım diye yemin ettim. Ne bok yeyim. Deli Şaban odada bekliyor. Derken, diğer elimle de uçkurumu sansarın boynuna geçirmeye çalışıyorum. Zor şer geçirip bir ilmek yaptım. Uçkurun bir ucu elimde, diğer ucunu da dişlerimle iyice çekerek ilmeği sıkıştırdım. Çek Allah çek, çek Allah çek. Sansarı boğdum. Kafir, boğulunca parmağımı ancak bıraktı. Elimi çıkardım emme, parmaklarımdan kan fışkırıyor. Ben sansarı yakaldım ya, fışkırsın dursun. Eski işliğin eteğinden bir parça yırttım, parmağımı sardım. “Sansar nerede?” dedi birisi. “Ula kerahat, boğdum dedim ya. Kaçacak değil ya artık. Yerde cansız yatıyor. Önce parmaklarımı sardım. İyicene de sıktırdım. Kan azaldı. Akıyor ya, o kadar değil. Olsun, ben sansarı hakladım ya, sen ona bak. Ölü sansarı işliğimin altına aldım. “Ceketin altına alsaydın ya” dedi birisi. “Ula, beni günaha sokma. Nerde ceket? Var da giymiyor muyum?” “Ee, sen anlatmana bak. Onlar yokluk görmedi ki…” “Fırsat mı veriyorlar” dedi Gıbır Mehmet, “… şehre gidecektim ya, geri döndüm. Eve vardım. Bizim avrat Ferik “Soğuktan gözün mü yemedi?” dedi. “Sus” dedim. Alelacele sansarı evin ortasında yüzdüm. Emme, parmaklarımın sancısı yüreğime işliyor. Dayanılacak gibi değil. Ben bu sancı ile nasıl şehre gideceğim derken akşamı buldum. Ertesi gün erkenden yola koyuldum. Emme, daha köyü çıkmadan içime bir üşümedir çöktü. Deli Şaban odada bekliyor. Gitmesen ona nasıl laf anlatırsın? Mecburiyetten yola düştüm. Normalde üç saatlik yol, uzadı da uzadı, uzadı da uzadı. Neticede şehre girdim. Askerlik şubesinin altında(Ziraat Bankası’nın yanında şimdiki Kaleli Apartmanının yeri) dericiler, yüncüler, cehriciler var.” “Cehri ne Mehmet Emmi?” diye sordu gencin birisi. Yaşlılardan birisi de: “Anayın ki. Sus da ağzındaki lafı bitirsin” diye genci tersledi. Gıbır Mehmet: “Cehri” dedi “… dağlarda yetişen, kumaş boyamada kullanılan koyu yeşil ağacımsı bir bitki. Kökü kırmızı renk veriyor. Adam adama der ki “Ne şişiyorsun, sanki cehri dükkanın mı var?” der. Kız istemeye gidince şehirliler, oğlanın babasına sorarlarmış “Cehri dükkanın var mı?” diye. Yoksa kız vermezlermiş. Çok iyi gelir getiriyormuş…” diye açıklamasını yaptı. Gençlerden birisi: “Bizim dağlarda da olur mu acep? Biz de toplayıp satsak” deyince, yaşlılardan birisi de: “Susun yahu. Sende mi kız isteyeceksin lan? Şu sansarın işini bitirsin de, ondan sonra” dedi. “Nereye geldiydik?” dedi Gıbır Mehmet. “Derici dükkanına” “Ha” dedi Gıbır Mehmet “…dericilerden Turşunun Zarif Ağa’ya vur-sür on üç liraya verdim. Turşunun Zarif “parayı sonra vereyim” diyor. Olmaz dedim. Vallaha Deli Şaban odada bekliyor dedim. O almazsa başkasına götüreceğim. Emme deriyi de beğendi bırakmıyor dürzü. En nihayetim parayı kopardım. Hiçbir yere uğramadan doğru Sinanların Topal Hasan’dan yüz paraya bir sıcak somun aldım. Sonra yola koyuldum. Hem yiyorum, hem geliyorum. İçimden de Allah’ım şu Kula Buyduran’ı bir aşsam diyorum. Kula Buyduran öyle gözümde büyüyor ki, değme gitsin. Dualar yapıyorum. Akşam olmadan köye geldim emme, sen bana sor. Hiç eve uğramadan, doğru odaya. Deli Şaban’ın yanına gittim yol parasını verdim. Deyyus parayı görünce şippidenek makbuzumu kesti verdi. Ondan sonra eve vardım. “Karı sobayı yak, dondum” dedim. Ferik, yanı delik olan sobaya iki odun daha attı. Sobanın böğrüne uzandım. Daha karıynan hasbihal yapmadan, kapı vuruldu. Ferik kapıyı açtı. Tongülün İhsan. “Selam” Aleykümselam. “Zıla zabın Mehmet, nereden aldın lan parayı? Deli Şaban’a şıppınadak verdin?” diye soru yağmuruna tuttu.Lan sorgu meleği misin? Sanane, nerden aldıysam aldım. “şehre gidip Efendi Ağa’dan aldım” diye bir yalan kıvıttırdım. “Ee Gıbır, sen Efendi Ağa’dan aldın, verdin. Ya biz ne bok yiyeceğiz? Deli Şaban deyyusu din-iman koymuyor, küfrediyor. Tafrasından geçilmiyor deyyusun” diyor, başka bir şey demiyor. “Ne bok yersen ye lan, banane.” Böyle böyle oldu desem elimdeki kalan parayı isteyecek. Dermiyim. Sansar hınzırından çektiğimi sanki sen mi çektin? Ben o uğurda üç parmak vermişim. İşte böyle uşaklar. Parmaklarım o sansardan kaldı. Şimdiyse açılmıyor. Sansarın marifeti işte…"
|
|
|