O öylece vitrininde duruyordu. Kırmızı… Gözlerimde gölgesi, çocukluğumun tatlı hayali… Öyle kırmızıydı ki sanki tüm renkler kırmızıdan ibaretti. Sıradan bir bisiklet değildi o. Kırmızı bisikletti. Onu görmek bile rüyalarımın en sevimli tarafıydı. Biliyordum bir gün benim olacaktı. Hayaldendi yollar, pedallarına bastığım an. Kayboluyordu şehir; kırmızı bisikletti o yolculuğumun en güzel yoldaşı…
Çocukluğumun sıcak yaz gecelerinde annemin beni ne zaman çarşıya götüreceğini düşünmek… Sonra “Hadi çarşıya gidiyoruz!” diyen annemin sesinden kırmızı bisikleti dinlemek… Kısacık bacaklarıma aldırış etmeden, boyu kadar olan boyumu düşünmeden seviyordum ben kırmızı bisikleti. Ne sevgi… Gazeteleri yeni yeni okuyabildiğim zamanlardı ki o zaman bile ne zaman bisiklet resmi görsem kırmızıydı… Çoğu zaman siyah beyaz resimleri hayallerimde kırmızıya boyuyordum. Hayaller yaz geceleri gibi uzun… Gerçek ayaz… Ben gerçeklerin bu acımasızlığından habersiz her gece kırmızı bisikletin hayaline sarılıp uyuyordum. Çocuktum dedim ya… O çocuk ruhumun sevgilisi kırmızı bisikletin, şimdi bile neden canımı yaktığını anlayamayacak kadar çocuğum. Nedenlerini sevmiyorum dünyanın. Küçük kızın inatçı aklının alacağı bir şey değil bu. Kırmızı bisikleti istiyordum o kadar. Sokaktaki çocukları beğenmiyordum; “Kırmızı bisikletim olsaydı… Ne güzel uçardık biz onunla… Rüzgârla bile yarışır… Kırmızı bisiklet o…” diyordum. Hiç düşünmedim bir gün ya kırmızı bisiklet benim olmazsa da bir başkasının olursa! Hiç… Ama benim düşünmediklerim de gerçekti. Ve bir gün o korkunç gerçekle yüzleşmem gerekti. Güneşli bir gündü, annemleydik, telaşlı, heyecanlıydım; bilmem neden. Her zaman ki gibiydi gün hâlbuki… Annem önde ben ardında adımlarımın ritimlerine karışan kalp atışlarımla birlikte… Gayri ihtiyarı, gözlerim kapalı, kendimi vitrine yapışmış buldum. Gözlerimi açtım; boşluk… Yo hayır, bir bisiklet var ama bu benim kırmızı bisikletim değil. Gitmişti. Yoktu. Gözlerimden hayallerimin arkasında haince sırıtan gerçeğin gölgesi geçti. Kırmızı bisiklet satılmış olamazdı. Belki içeriye aldılar onu. Evet. Evet… İçeriye aldılar. Bisikletçi amca çıktı derken; “Küçüğüm! Onu daha dün sattım. Annen de üzüldü ama başkası geldi… Hatta istersen başka bir kırmızı bisiklet bile ısmarlayabiliriz…”Farkında değildim gözlerimden yaşlar süzülüyordu. Anneme baktım, o da bana bakıyordu. Hüzünlüydü. Bisikleti almayı istediğimi farkındaymış, fiyatını sormuş ama alamayacağımızı da biliyormuş. Artık hiçbir şey umurumda değildi. Başka kırmızı bisiklet de istemiyordum. Ben benim düşlerimin kırmızısı o “Kırmızı Bisiklet”i istiyordum. Koşmaya başladım, tıpkı hayallerimdeki gibi rüzgâr yüzümü okşuyordu. Gözyaşlarımdan ıslanan yüzümde gezinen elleri teselli eder gibiydi. Teselli bile acımasızdı. Koştum. Koştum. İmkânsızlığın gerçeği ile tanıştığım ilk gündü ama son olmadı. Benim hiç kırmızı bisikletim olmadı ki… Kırmızı bisikletler süslerken nice çocuksu düşleri ben bildim kırmızı bisikletin sadece bir düş olduğunu. Ve gerçeklerin sayılabilen ve de sayılamayan banknotlardan geçtiğini. Çok çocuktum ve hala da öyleyim. Ve hep imkânsız düşler peşindeyim bugün bile… Kırmızı bisiklet birdi. Ve benim hiç kırmızı bisikletim olmayacaktı. Şimdi bile düşümün içinden ellerimi boyumdan büyük bir arzuya uzatmaktayım. Belki kırmızı bisiklet satılmamıştır, belki içeri kaldırılmıştır diye umut etmekteyim. Belki bu defa benim olur diye… Belki bu defa… Ki unuttum ben nasıldır, benim hiç kırmızı bisikletim olmadı ki… |