Kula derlerdi lakabına. Adı başkaydı ama, lakabı adını unutturmuştu. Köy halkı yoksuldu ya, Kula da hepten yoksuldu. Efendi Ağa da olmasa, köy halkı aç kalacaktı. Kula’nın “ağartı” yapacak ne bir ineği, ne de bir davarı vardı. Aşına katacak bir kaşık yağı bile…. Ağa oğlu’nun teyzesi, elinden geldiğince, köy halkının fakirlerine yağ2dır, yoğurt’tur, az da olsa gönderiyordu. Ama “elden gelen öyün olmaz, o da vaktinde bulunmaz” cinsindendi.
Kim vermişse, Kula’ya bir cinik haşhaş vermişti. Kula, verilen bir cinik haşhaşı bez torbaya koydu. Tenekeden ibriğe torbayı bağladı. Omzuna ulu orta attı. Ön tarafta teneke ibrik, arkasında haşhaş torbası, sabah erkenden köyden çıktı. şehre gidecek, şehirdeki Yağcı Topal Abidin’e haşhaşın yağını çıkarttıracak ve köye dönecekti. Haşhaş yağı da olsa çorbasının yüzü yağ görecekti. “hele tava mayalısı yok mu ya, çok da kokulu oluyo mübarek” diyordu Kula. Mevsim kış, ayaz keskin kılıçtı. Köse Dağı’nın “yüzü” de hiç “gülmüyor”du. Etrafta diz boyu kar vardı. Ve habire de kar yağıyordu. Soğuk ise dondurucuydu. Kula evden çıkarken “Akşama dönerim” demişti avradına. Niyeti de öyleydi. Aklına koymuştu, akşama çorbayı yağlı içirecekti bebelerine. Karları yara yara, daha önce açılan izlerden, yol üzerindeki Deller Köyü’ne vardı. Deller Köyü’nden sonra yol, daha belirgindi. Şehre vardığında, ayakları buz kesilmişti. Soğukkuyu lastiğinin içinde, ayaklarındaki çorabın ne topukları vardı, ne de parmak uçları. Yağcı Topal Abidin’in kapısını açtığında, Abidin, büyük kızgın sacın üzerine eğilmiş, haşhaş kızartıyordu. “Ne güzel kokuyo” dedi içinden. Selam verip içeri girdi. Sırtındaki torba ile ibriği aşağı indirdi. Yağcı Abidin, ne için geldiğini anlamıştı Kula’nın. İçerisi sıcaktı “Şööle otur. Aha bitecek, az kaldı.” dedi Abidin. Kula gösterilen yere oturdu. Ayaklarını çıkardı, yana ocağın bir tarafına dayadı. Sıcağı görünce, parmakları sızlamaya başladı. Utanmasa, ağlayacaktı sızıdan. Sonra, yavaş yavaş sızlama geçti. Rahatlamıştı. Sıcağın verdiği rehavetle mayışıp kaldı. Tatlı bir uyku çöktü. Ocak başında uyuyup kaldı. Abidin’in dokunması ile uyandı. “Haydi çıkar” dedi Yağcı Abidin. Kula, torbasındaki haşhaşı, merdanenin üzerindeki depoya boşalttı. Boş torbayı, gelişigüzel büküp cebine soktu. Yağcı Abidin, depoya dökülen haşhaşın, yavaş yavaş dökülmesi için, alttaki kapağı açtı. Sonra merdaneyi döndürmeye başladı. Merdane döndükçe haşhaş taneleri merdanenin arasına “ azar azar” dökülüyor, arasında sıkışarak geçiyor ve ezilerek aşağı iniyordu. Haşhaşlar ezildikçe yumuşuyor, birbirine yapışıyor, sonra topaklaşıyordu. Ezilen haşhaşları kızgın sacın üzerinde, kıvamınca, alel acele ısıtan Abidin Usta, sıcak sıcak yağlı torbaya doldurmaya başladı. Torbanın ağzını iyice bağladı ve demir işkencenin altına koydu. İşkencenin üst milini çevirdikçe torba iyice sıkıştı. Sonra kalın ve uzun mil taktı üst mile. Kolları ile iyice, torbayı çalıştırmaya çalıştı. Kollarının kuvveti yetmedi. Taktığı kola, göbeğini dayayarak, bütün gövdesi ile yüklendi. Ve çevirdi, çevirdi…. “Tamam” dedi Abidin Usta “koy ırbıı yaadanlıın altına” Kula, getirdiği teneke ibriği yağdanlığın lülesinin altına koydu. Haşhaştan çıkan yağlar, önce damlamaya başladı. Sonra iplik iplik aktı, aktı… yağlar akarken Kula da baktı baktı… daha sonra içinden “Usta canım deyyus” dedi. Vakit epey olmuştu. Karnı açtı. Cebindeki üç-beş kuruşu da Yağcı Abidin’e verdi. Karnını doyuracak parası kalmadı. Ama olsundu, yağ çıkmıştı ya. Az kalmıştı akşama. “Yağlı çorba içeriz sıcak sıcak” diye geçirdi içinden. Yağcı Abidin’e “eline salık Abidin Usta” deyip çıktı yola. Deller Köyü’ne kadar, ellerini nöbetleşe, ağzında tutup ısıtarak geldi. Ayaklarında yine can kalmamıştı. Deller Köyü ile İsmail Köyü arası çetindi. Yolun iki yanı açık, esinti kılıç gibi değiyordu suratına. Yüreğine işlemişti soğuk. Rüzgarın uğultusu ürkütücüydü. Ya akşamın yeni çöken karanlığı… Ay ışığı olsa, biraz rahatlayacaktı. O da yoktu. “Şunun şurasında ne kaldı? Bi solukta varırım” diye düşündü. Biraz ilerleyince aklına kötü şeyler geldi. “Tilki bi bok yemez, kurda rastlarsak iş kötü” diye korkmaya başladı. Sonra bir tipi tuttu ki, o biçim. Yüzüne değen kar kurşun gibi değiyordu. Elindeki teneke ibrik önce eline yapıştı. Bir yere bırakıp, ellerini koynuna soksa mıydı? Bilemiyordu. Bunca zahmetini çekmişti, nasıl bırakırdı? “Olmaz, bırakamam” dedi. Parmakları keçeleşir gibi oldu. Daha sonra hissizleşti. Ve bir rahatlık, bir ılıklık çöktü içine. Parmaklarının üşümesi kaybolmuştu. Köyün altında, mezarlığın aşağısındaki Bahçe Boynu’na az kalmıştı. Bahçe Boynu’na bir varabilse, gerisi kolaydı. Esen tipi göz açtırmıyordu ki, ilerlesin. Yüzüne çarpan sanki keskin bir kılıçtı, kesiyordu yüzünü. Ama duymuyordu ki. Yüzü de elleri gibi keçeleşti. Rahatlamıştı. Ayakları ise, elleri ve yüzünden daha önce rahatlığa kavuştu. Anlayamamıştı neden olduğunu. Mezarlığın altına geldiğinde tatlı bir uyku çöktü içine. Öyle tatlıydı ki, Yağcı Abidin’in ocak başındaki gibi. Yoldan çıktığının farkına bile varamadı. Az ilerideki küçük tümseğe böğrünü dayadı. Beyaz kar, kuş tüyü bir yataktı artık. Üzerine yağan kar, sıcak bir yorgandı. Fırtınanın ıslığı bir ninniydi Kula’ya. Artık ne soğuk kalmıştı, ne de tipi. Hele kurt korkusu hepten tükenmişti. * * * Kula’nın avradı yine yağsız çorba yapmıştı Kula’sına. Çocuklara da içirmedi, “Şimdi babanız gelir” diye. Sonra geç vakit “Herhalin gelmeyecek, yeyin de yatın…” diye, bakır leğene döktü yağsız çorbayı, verdi ellerine tahta kaşıkları… çocuklar uyumuştu. Ama Kula’nın avradı Satı Karı’nın gözüne uyku girmiyordu. Kula’sı “Akşama dönerim” demişti. Şehirde kalacak yeri de yoktu. Bacağı kırık sobanın içinde tezek ışıldaması kaybolunca, sobanın yanına uzandı. Satı karıyı uyku tutmadı. Sonra kalktı, komşusu Gıbır Mehmet’in kapısını çaldı. “Kim o?” dedi Gıbır Mehmet içeriden. “ Benim Meemet Aa”. Sesinden tanımıştı Satı karıyı Gıbır. “Ne’o Satı karı? Gece vakti hayır mı şer mi?” Satı karı durumunu anlattı. Sonunda “Muhakkak gelirim demişti “dedi. Daha sonra da: “Gurbabların oluyum Meemet Ağam, bi baksan” diye yalvarmay başladı. “Gece yüzüne neriye bakıyım Satı Karı? Şu tipide, soğukta yola çıkacak deli daeliya. Ya handa kalmıştır, ya Deller’de. Sabah olsun, hayır olsun…” diye evine gönderdi. Gıbır haklıydı. Gece yarısı “Haydi baklalım” dese, nereye bakacaktı? Sabah oldu. Kuşluk oldu. Kula yine gelmedi. Yine çaldı Gıbır Mehmet’in kapını Satı karı. Gıbır yanına iki kişi aldı, yola çıktı. Maksadı, Deller Köyü’ne kadar gidip, sorup gelmekti. Şehre gitse kime soracaktı ki Kula’yı? Hep beraber mezarlığı geçtiler. Yol kapanmıştı geceki tipiden. Ama yolun burası olduğunu biliyorlardı. Mezarlığın biraz daha aşağısına indiler. Cıbır Üsük birden durdu. “N’o lan, ne kulak kabarttın ööle?” dedi Gıbır. “Bak Meemet, ileride bir kabartı var” diye parmağıyla gösterince, hepsi o yöne baktı. “Yolun altındaki tümsek o kadar sivri daalidi” “Nerede ki?” dedi, Gıbır Mehmet. Bir şey görememişti. Cıbır Üsük tümseğin sivriliğini parmağıyla tekrar gösterdi. “Daha ya” “Kula buymuş olmasın” dedi üçüncüsü. “Aazınızı hayır açın lan” “Olur mu, olur Meemet. Bi baksak” “Madem ööle guşgulanıyonuz, bakalım” Gıbır Mehmet yoldan çıktı. Karlara bata-çıka, gösterilen tümseğe yanaştı. Görünüşte pek bir şey görünmüyordu. Basbayağı bir doğa tümseğinin üzerine karlar kapatmıştı. Yanına iyice yaklaştı. Tümseğin üst kısmında avuç içi kadar bir delik gördü. Eliyle deliği genişletti. Deliği genişletip, karları sıyırmasıyla haykırması bir oldu. “Kulaaa. Kula buymuş” Diğerleri de acele acele gittiler Gıbır’ın yanına. Kula, bir elini göğsüne koymuş, bir elinde yağ ibriği “Alın götürün, bebeler bu akşam yağlı çorba içsin…” der gibiydi. Kula’nın donup öldüğü yerin adı “Kula Buyduran” kaldı. -BİTTİ- |
|
|