Anasayfa arrow Eski Türk Edebiyatı arrow Divan Edebiyatının Taşraları
Divan Edebiyatının Taşraları PDF Yazdır
Perşembe, 12 Haziran 2008
 

Yazan: Mehmet Can Doğan,

Okunma Sayısı : 985    

Beğenilme : 27

Yayınlama yeri : Türkoloji, Eski Türk Edebiyatı


Divan edebiyatında taşradan söz açıldığında sorunun sadece idarî ve coğrafî sınırlar içinde değerlendirilemeyeceği söylenebilir. Bu yüzden bir taşradan değil taşralardan söz etmek kaçınılmazdır. Taşra, “bir şeyin dış tarafı; dışarı” ve “başşehrin dışında kalan yerler, bilhassa İstanbul dışı” olarak karşılık bulur sözlükte.
Konu bağlamında daha özele inip Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü’ne bakıldığında “taşra”, bir başlık olmasa da “taşralı” için getirilen açıklamada onunla da karşılaşılır: “İstanbullu olmayanlar hakkında kullanılır bir tâbirdir. Payitaht olan İstanbul dışında bulunan şehir, kasaba ve köylere taşra denildiği için oradan gelmiş olanlara taşralı denilirdi.”[i] Her iki tanımda da taşra sözcüğünün sınırı, idarî ve coğrafî olarak çizilmiştir. Divan edebiyatı için öncelikle belirleyici olanlar da bunlardır; ama bu sınırlar, taşra olgusunu da içlerinde taşırlar.


Divan edebiyatı, idarî yapı etrafında biçimlenmiş ve gelişmiştir. XV. yüzyıla gelene kadar İstanbul’un edebiyatı bütünüyle kontrol edip yönlendirdiği söylenemez yine de. “Fatih’in, İstanbul’u her yönden İslâm dünyasının merkezi yapma arzusu sonucu, bu şehirde yaptırdığı büyük medrese ve onu izleyen padişahların kurduğu çeşitli medreseler bilim ve kültür hayatının ağırlık noktasını taşranın uzak ve dağınık şehirlerinden alarak büyük birkaç merkeze taşı[mıştır].”[ii]


Kültür ve edebiyat hayatının ağırlık noktasını oluşturan merkezlerde, sancak beyi olarak Anadolu’ya gönderilen şehzadelerin sarayları etrafında bir edebiyat “muhit”i kendiliğinden ortaya çıkmıştır. “Bu şehirler içinde bilhassa XV. asrın başında, Emir Süleyman Çelebi zamanında Edirne; daha sonra Anadolu’da Sultan Cem ile Sultan Bayezit II.’in Şehzadesi Abdullah ve Sultan Selim II.’in sancak beyliklerinde Konya; Şehzade Bayezit II, oğlu Ahmet ve Şehzade Mustafa’nın valilikleri devrinde Amasya; sancak merkezi olarak pek çok şehzadenin valilik ettiği Manisa; Yavuz Sultan Selim’in sancak beyi olduğu Trabzon; ve Kanûnî Sultan Süleyman’ın şehzadeleri Bayezit ile Sultan Selim II.’in bulundukları devirlerde Kütahya birer edebiyat ve kültür merkezi hâline gelmişlerdir.”[iii]


Şehzade şehirlerinin birer edebiyat ortamı yaratmasında şehzadelerin eğitimine ve yardımına verilen ve belli bir resmî görevi bulunan şairlerin rolü büyüktür. Şehzade sarayları, bu şairler sayesinde taşrada edebiyatın merkezîleşmesini hazırlamıştır. Ayrıca bu taşra saraylarında şehzadenin ilgisini ve iltifatını gören şairlerin sonradan şehzade ile başkente gitmesi, o döneme özgü bir temsili gösterir. Şairlerle şehzadelerin birlikteliklerinde, bir bakıma “kader ortaklığı” denilebilecek bir buluşma olduğunu, “Cem Şairleri” diye bilinen ve neredeyse hepsinin Sultan Cem’in trajik hayatını yaşayan şairler çok iyi örnekler.


İdarî yönden değerlendirildiğinde önce Edirne ve ardından İstanbul, Osmanlı İmparatorluğu’nun başkentleri olmak bakımından merkezdir; merkezlerin dışında kalan her yer de taşra. İdarî merkez, coğrafyanın küçük bir alanıdır; ama coğrafyayı bütünüyle kendine bağlar. Zaten şehzade şehirlerindeki edebiyat muhitleri de merkezin coğrafyayı bütünleştirme niyeti ve çabası olarak yorumlanabilir.


“Belli bir meslekte şöhret kazanmış kişilerle, özellikle şairlerin hayat hikâyelerinden söz edip eserlerinden örnekler veren tezkire”lerde şairlerin doğum yerlerinin öncelikle belirtildiği görülür. “Tezkirelerin taranmasıyla elde edilen rakamlara göre Türk edebiyatına onun üzerinde şair veren yerleşim merkezleri şöyle tespit edilmiştir:


İstanbul 609, Bursa 156, Edirne 69, Konya 50, Diyarbakır 40, Kastamonu 36, Bağdat 35, Gelibolu 30, Kütahya 24, Bosna 26, Antep 26, Buhara 26, Serez 21, Manisa 20, Vardar Yenicesi 20, Bolu 19, Isparta 19, Üsküp 19, Amasya 17, Aydın 17, Manastır 17, Rumeli 17, Erzurum 16, Filibe 16, Selanik 16, Sofya 16, Ankara 15, Trabzon 15, Tokat 14, Belgrat 11, İznik 11, Kayseri 11.”[iv]


Şairlerin doğum yerleri, eserleri düşünüldüğünde çok da önemli değildir; çünkü bunların neredeyse hepsi, öğrenim görmek veya sanatını göstermek üzere İstanbul’a gelmiş; meslekî ve entelektüel birikimini merkezde kazanarak Osmanlı ülkesinin herhangi bir şehrinde hayatını sürdürmüştür. Tabiî şairlerin öncelikli tercihinin İstanbul olduğu bilinmektedir. Orhan Şaik Gökyay’ın “Osmanlı İmparatorluğu’nda şairler nerede doğarsa doğsun, İstanbul’dalar. Onları çeken odak, İstanbul.”[v] sözü, merkezin sunduğu imkânlarla ilgili olsa gerektir. “Suyun başında olmak”, şairlere verilen caizenin miktarında etkili olduğu kadar onların şöhretini de hazırlar. Aynı şekilde, “şairce bir hayat”a alan açan mekânların çokluğu da merkezin tercihindeki bir başka sebeptir. Şairlerin bu tercihteki ısrarlarının şiirin açılımı noktasında kimi sorunları hazırladığı bellidir. Şiirin eleştirel yönü, şair merkezde ısrar ettikçe gerilemiş, söz oyunu belirleyici olmuş ve övgü şiirleri artmıştır. Merkez dışında kalan şairlerin ise var olan edebiyat beğenisinin de taşrasına çıkarak eleştirel eserler verdiği bilinmektedir. Örneğin, Bağdat’ta doğan ve Şam’da ölen Bağdatlı Rûhî (XVI. yy), “meşhur Terkib-i Bendinde toplumun değişik kesimlerinden seçtiği tiplere eleştiriler yönelterek devrindeki çözülüşü gerçekçi şekilde gözler önüne serer.”[vi]


“Terkib-i Bend”e pek çok nazire yazılmasına rağmen -Ziya Paşa’nınki hariç- hiçbirinin ondaki gerçekçiliğe ve eleştirelliğe ulaşamaması, şairin merkeze çok yakın hatta onunla iç içe bulunmasından ileri gelir. Bağdatlı Rûhî örneğinde olduğu gibi merkezden uzaktaki tarikat dünyası ve şairlerin tarikatlerle ilişkileri de eleştirelliği desteklemiş ve yaymıştır. Özellikle XVII. yüzyılda Balkanlar’daki Türk şehirlerinde güçlenen tarikatler, eleştirel düşüncenin merkez tarafından nasıl taşralaştırıldığını gösterir.


İstanbul’da kalarak şairden beklenenin taşrasına çıkan şairler için hak mahrumiyetleri ve kimi zaman da idam hükümleri işlemiştir. Ak Şemseddin’in küçük oğlu Hamdullah Hamdi (XV. yy), “iyi bir öğrenim gördüğü hâlde, hayatında bir mevki sahibi olamamıştır. Kardeşleri tarafından da birçok eza ve cefaya maruz kalan şair, hayatını me’yusane geçirmiştir”[vii] örneğin. XVI. yüzyılda yaşayan Trabzonlu Figânî, Sadrazam İbrahim Paşa’nın Budin’den getirtip Atmeydanı’ndaki kendi sarayının karşısına diktirdiği heykel için söylediği Farsça bir beyit yüzünden gammazlanmış ve Balıkpazarı’nda asılmıştır. İşin tuhaf tarafı, beytin Figânî’ye ait olmamasıdır. Aynı yüzyılın önemli şair ve yazarlarından olan Gelibolulu Mustafa Âlî ise, onca entelektüel birikimine rağmen bürokratik görevlerle merkezden uzaklaştırılarak, cezalandırılmıştır sanki. Mustafa Âlî örneğinde olduğu gibi, merkezin bürokratik kadrosu, entelektüel birikimi taşralaştırmıştır. Bu birikimin küskün de olsa gittiği yerlerde edebî bir çevre yaratması önemlidir.


Hamdullah Hamdi ve Mustafa Âlî örneklerindeki ilginç bir nokta, her ikisinin de mesnevî nazım biçimindeki ustalıklarıdır. Mesnevî, gazel ve kasideye göre hayata ve düşünceye daha açık bir şiir biçimidir. Öyle ki divan edebiyatında tam şair olmak için mesnevî sahibi olmak bir ölçüttür. Fuat Köprülü, “Millî Edebiyat Cereyanının İlk Mübeşşirleri” başlıklı makalesinde divan edebiyatında mesnevî biçimiyle eserler verilmesini; düşüncenin açılım kazanması, “mahallî rengin” güçlendirilmesi ve Türkçe’nin Farsça baskısından kurtulması yönlerinden anlamlı bulur. Dolayısıyla mesnevinin saray içinde itibar bulan kaside ve gazele göre eleştirel taşra olduğu savunulabilir.


Osmanlı İmparatorluğunda saray, merkezin merkezidir. Böyle belirlendiğinde bir iç taşradan söz açmak gerekir. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın divan şiirini “saray istiaresi” olarak görmesi de İstanbul’un bile bir yerde taşra kaldığının işaretidir. Sarayın içinde veya sarayın içindekilere yakın olan şairler, dönemin algısıyla söylemek gerekirse meslektaşlarını dışlamışlardır. Bu konudaki en iyi örnek Hayâlî Mehmet Bey’dir. Vardar Yenicesi doğumlu olan şair (XVI. yy), sarayda el üstünde tutulurken hemşehrisi Hayretî için İbrahim Paşa’ya olumsuz bilgiler vererek “hemşehrisinin huzur kuşunu uçurmuş, onu perişan etmiştir”. Zâtî’nin arkadaşları arasında bulunan ve hicivde ustalığıyla tanınan Kandî, “Hayâlî Bey padişah tarafından ulûfeye bağlanıp, boynundan Kalenderîlik alâmeti olan halkayı çıkardığında bir hiciv yaz[mış ve] ‘Ey Hayâlî geçmez oldu halka’ mısraıyle tarih söyle”miştir. Hayâlî’nin cevabı, şairin Bâyezid’deki dükkânını taşlayarak camlarını yere indirmek olmuştur. Dönemindeki başka şairler için de saraya hep olumsuz görüşler bildirerek onların caizelerini düşürmüştür. Saraydaki koruyucuları ardarda idam edildiğinde şairin de itibarını yitirmesi anlamlıdır.[viii] Saray yeni bir şair bulmakta hiç de zorlanmamış; Bâkî “sultanü’ş-şuarâ” olarak korunup gözetilmiştir. Prof. Dr. Ali Nihad Tarlan, Hayâlî ile Bâkî’yi karşılaştırırken öncekinin sarayla ilişkisinin daha makul ve kendisine verilenlerin doğal bir hak olduğunu belirterek Bâkî’nin tam anlamıyla saray şairiliğini örneklediğini vurgulaması anlamlıdır. Şu sözleri, sadece Bâkî’yi değil İstanbul’u taşrada bırakan şair tavrını görmek için anılabilir:


“Bâkî âlim, çok zeki, lâtifeci, dünyevî zevklere ve ikbâle muhteris, şiiri derûnî ihtibaslarının [tutulmalarının] tabiî ve serbest ifadesinden ziyade zekâsının bir oyuncağı hâline getirmiş, belki onu ikbâline basamak yapmak istemiş bir şahsiyet.”[ix]


İmaj dünyasını, mazmunlarını, biçimsel özelliklerini ve “kelime kadrosu”nu Arap ve özellikle İran edebiyatlarından alan divan şiiri, daha başlangıçta Türkçe’nin taşralaşmasını hazırlamıştır. Gerçi, Selçuklular döneminde Farsça’nın şairler tarafından hayranlıkla kabul edildiği ve iltifat gördüğü bilinir. Âşık Paşa (XIII. yy) Garibnâme’sinde;

“Türk diline kimseler bakmaz idi
Türkler’e hergiz gönül akmaz idi”

diyerek yönelişi eleştirir. Gülşehrî (XIV. yy) de Attar’ın Mantıku’t-Tayr’ını birçok genişletme ve değişiklikle Türkçe’ye aktarırken Türkçe’nin Farsça’dan zengin olduğunu ima eder:

“Ben bu Türkî defterin çün dirmiyem
Parsicası ile denşir miyem”

İran edebiyatının model olarak görülüp benimsenmesi bu erken uyarılara ve Ali Şîr Nevâî’nin uzak taşradan XV. yüzyılda yükselen itirazına rağmen engellenememiştir. Fuat Köprülü, yukarıda andığım yazısında Türkçe’nin taşralaştırılmasının yoğunlaştığı dönemi şöyle belirler:


“Yalnız, nazım lisanı, XVI. asırda İran şiirinin gittikçe artan te’siriyle büsbütün Arap ve Acem kelimeleriyle, terkipleriyle doluyor, Türkçe kelimeler devamlı sûrette azalıyordu.”[x]


Prof. Dr. Doğan Aksan, “XV. yüzyılın sonlarından başlayarak sanat ve bilim dilinde yabancılaşmanın giderek arttığına tanık oluyoruz” dedikten sonra Türkçe’nin taşralaştırılışını şu örnekle belirginleştirmiştir:


“Divan şiirindeki bu tutumun sonucu olarak ünlü şair Bâkî’de yabancı öğelerin oranı %65, Nef’î’de %60 olarak saptanmaktadır. Aydın kesiminde söz varlığının temel kavramları bile bu dillerden alınan sözcüklerle anılır olmuştur: Anne için vâlide, baba için peder ve vâlid, oğul için mahdum, kız için kerîme, doğum için tevellüd yerleşmiştir.”xı


Türkçe’nin taşralaştırılmasından rahatsızlık duyan şairlerin Türkçe ile gerçekleştirdikleri denemeler, hem desteklenmemiş hem de izlenmemiştir. XVI. yüzyılda Tatavlalı Mahremî ve Edirneli Nazmî’nin denemeleri merkezde değil yankıbulmak, ilgi dahi görmemiştir. Köprülü, XVII. yüzyılda şairlerin tutumunun değiştiğini belirtirken bunda XVI. yüzyılda divan şiirinin kendi geleneğini oluşturmuş olmasının büyük bir payı bulunduğunu vurgular: “Türk şairleri, XVII. asırda, artık Acem kaside ve gazellerinin kendi eserlerinden üstün olduğunu ve Acemce’nin edebî lisan olarak Türkçe’ye üstünlüğünü teslim etmiyorlardı.”


XVII. yüzyıl, mesnevî nazım biçiminin özgün örneklerinin verilmiş olmasıyla önemlidir. Türkçe’ye karşı hassasiyetin bu şiir biçimiyle yoğunlaştığı düşüncesi ne kadar anlamlı ise şiirde “mahallî renk” denilen hayata ve topluma karşı ilginin arttığı da doğrudur. Böylece bir bakıma şiirin tematik taşrası olan hayat ve biyolojik taşrası olan insan, Osmanlı İmparatorluğu’nun gerileme dönemiyle birlikte şiirde işlenmeye başlanmıştır. Bu yüzyılda, divan şiirinin başka iki taşrası durumundaki halk şiiri ve heterodoks görüşlerle gelişen tasavvuf şiiri de sesini yükselterek merkezi zorlamıştır.
Nev’îzâde Atâyî bürokrasi yoluyla taşralaştırılan başka bir deyişle sürgün edilen entelektüeli temsil etmesi ve Hamse’si de yukarıda belirlenen durumları bir arada sunması bakımından uygun ve anlamlı bir örnektir. 1608’de “müderrislik”ten ayrılıp Lofça “kadılığı”na geçen Atâyî’nin hayatında “aziller ve tayinlerin birbirini izlediği görülür. Lofça Kadılığı’na başlayışından kısa bir süre sonra azledildi, ardından sırasıyla Babadağ, Varna, Rusçuk, Lofça, Silistre, Rodosçuk, Hezergrad, Tırnova-Sahra, Tırhala, Mezistire, Tırhala ve Üsküp kadılıklarında bulundu. 1635’te Üsküp Kadılığı’ndan azledildikten sonra İstanbul’a döndü ve burada vefat etti. (...) Türk edebiyatının gelişmesi sonucu oluşan kendine güvenin, İran edebiyatına açıkça meydan okuyup onunla boy ölçüşen temsilcilerinden birisidir.”[xi] Atâyî’nin ailesi, yetişme çevresi ve aldığı terbiye ve eğitim de merkezdeki eğilimin taşralaştırdığı heterodoks düşünce ile iç içedir. Hamse’sinde, Osmanlı İmparatorluğu’nun XVII. yüzyıldaki görüntüsünü, eleştirel bir biçimde yansıtır.[xii]


Anlaşılabileceği gibi divan şiirinin taşraları, bugünkü edebiyatta yaşanan merkez-çevre ilişkisi için de uyarıcı ve anlamlı ipuçları sunmaktadır. Önemli olan, çevrenin/taşranın merkeze ne oranda eklendiği ve ona karşı mesafesini nelerle ve nasıl ayarladığıdır ki bu, bir ufuk sorununu gündeme getirir. Merkezin gölgesini ve baskısını aşabilecek bir taşranın varlığını iddia etmenin bugün için imkânsız olduğu ise ortadadır. Eleştirel bilincin etkinliği, merkezin iç taşrası olarak değerlendirilebilecek farklı düşünce, yaklaşım ve tutumların güç kazanmasıyla gerçekleşebilir.

_____________________________________
[i] Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, C. 3, İstanbul, 1983, s. 420.

[ii] Prof. Dr. Mustafa İsen, Ötelerden Bir Ses Divan Edebiyatı ve Balkanlarda Türk Edebiyatı Üzerine Makaleler, Ankara, 1997, s. 86.
[iii] Dr. Halûk İpekten, Divan Edebiyatında Edebî Muhitler, Ankara, 1996, s. 162.
[iv] Prof. Dr. Mustafa İsen, A.g.e., s. 133.
[v] Orhan Şaik Gökyay, Kim Etti Sana Bu kârı Teklif (Seçme Makaleler 2), İstanbul, 1997, s. 394.
[vi] Prof. Dr. Cemal Kurnaz, Divan Edebiyatı Yazıları, Ankara, 1997, s. 112.
[vii] Agâh Sırrı Levend, Edebiyat Tarihi Dersleri, İstanbul, 1938, s. 113
[viii] Prof. Dr. Mehmed Çavuşoğlu, Hayâlî Bey ve Divânı’ndan Örnekler, Ankara, 1987.
[ix] Prof. Dr. Ali Nihad Tarlan’ın Makalelerinden Seçmeler, Ankara, 1990, s. 154.
[x] Prof. Dr. Fuad Köprülü, Edebiyat Araştırmaları, Ankara, 1986, s. 280.
xı Prof. Dr. Doğan Aksan, “Kültür Değişiklikleri ve Türkçe Üzerindeki Etkileri”, Dil ve Dilimiz Türkçe’nin içinde, (hazl. Hüseyin Atabaş), Ankara Üniversitesi TÖMER Yay., Ankara, 2004, s. 20.
[xi] Tunca Kortantamer, “Nev’îzâde Atâî”, Türk Dili ve Edebiyatı Ans., C. 7, Dergâh Yay.
[xii] Prof. Dr. Tunca Kortantamer’in “17. Yüzyıl Şairi Atâyî’nin Hamse’sinde Osmanlı İmparatorluğu’nun Görüntüsü” başlıklı yazısı, Divan Şiiri içinde yer alan metinlerin örnek bir okuması olarak önemlidir: Eski Türk Edebiyatı Makaleler’in içinde, Ankara, 1993.
(Mehmet Can Doğan, Şiiraze-Şiirin İç Dikişi Üzerine Yazılar, Elips Kitap, Ankara, 2005.)
 


   
Alıntı Yap
Favori
Yazdır
E-mail Olarak Gönder
İlgili Makaleler
Save this to del.icio.us

Okuyucu yorumları  RSS feed Yorum
 

Ortalama Üye Değerlendirmesi

   (0 Oylama)

 


Yorumunuzu ekleyin
Sadece kayitli kullanicilar bir Makaleyi yorumlayabilir. Lütfen ücretsiz üye olun veya giriş yapın.

Gönderilen yeni yorum yok



mXcomment 1.0.8 © 2007-2009 - visualclinic.fr
License Creative Commons - Some rights reserved
< Önceki   Sonraki >

AllVideos Reloaded for Joomla 1.0

Loading Clock...

Rastgele Resim

joomla_logo_black.jpg