|
Ağlıyor saatler tenhalaşan bekleyişlerde…Kusurunu biliyor gibi gölgeler çekiliyor sabahın ilerleyişiyle…yakamozlar evvelden beri yanık allı güllü kayıklara… İncelmiş halatlarla bağlı ölüm mısraları sahillerin, yakamozların ve kayıkların susuz kaldığı sabahlara… Parçalanmış kelimeleri döküyor bir heyula daha yeni doldurduğu geceden.
Rıhtımlar dolmuş taşmış rivayetlerdeki silahsız cinayetlerin meçhul tanıklarıyla. Simalarında kısır sevişlerin zuhur ettiği kuklalar tepkisiz her dalga boyunun ölümün boyunu aşmasına. Ağlaşmasında gam değil delilik gizli dalgakıranların. Sitemle , ses ve sükut yalıyor boyası dökülmüş sandalları .Azrail oluyor ses rıhtıma, dalgaların çığlığında sükutu kovalarken. Her harf bir sonraki hecede öleceğini bile bile ölüme koşuyor. Ölüm koşuşturuyor ıssız masallardaki peri kızlarının eteklerinde. Ölüm susturuyor fikri sarmış zehirli kanıksayışları. Dile denizin tuzunu bulayan , çıplak deniz yıldızlarından kalma bir hayal. Ciğerlere dolmuş kara suların kopardığı fırtınayı ne kendi kanında boğulan yürek anlatabiliyor, ne de yitik yolu bulmuş kara sular. Gün ışığının sokulganlığı bile karalığını ağartamıyor gittikçe koyulaşan dipsizliğin. Derinlere çekiyor ölümün sessizliği, kurşun gibi ağır teni… Derinleşecek ölüm tende…deşilecek kapısız kederlerin vakti, kaos değilse bu.ya da yazışlardan ibaret ; keyfiyetsiz bir nüans olmaktan öteye geçemeyecek cümlelerce intihar…mim koymak lazım sahillerden uzaklaşan siluetlerin kaygısız söylemlerine. Durmak lazım…ölümce durmak…yol almak lazım…ölüme yol almak , değil yollarca ölüm olmak… |