Anasayfa arrow Makaleler arrow Şiir İçin Şiir
Şiir İçin Şiir PDF Yazdır
Perşembe, 12 Haziran 2008
 

Yazan: Mehmet Can Doğan,

Okunma Sayısı : 1676    

Beğenilme : 29

Yayınlama yeri : Edebiyat, Makale

Şiirin ne söylediğini vurgulamak için şairler, zaman zaman şiir içinde açıklamalara girişmişler, bazen de "şiir" adlı şiirler yazarak şiirlerinin kaynağını belirtmişler, şiirin sorunlarını tartışmışlar ve kendi şiirleri için getirilen eleştirileri cevaplamışlardır. Bu tür yer açmalarda şairleri, şiirin ne söylediği kadar, nasıl söylediği de ilgilendirmiştir.
"Söz"ün değeri üzerine konuşulmaya başlanırsa Yusuf Hâs Hâcib'in Kutadgu Bilig'ine kadar gidebiliriz; fakat böylesine bir geriye bakış, bu yazının kaygısı için bize pek de malzeme vermez. Yazının bağlamı düşünülürse Mevlânâ, anılması gereken ilk isim olarak belirir. Mesnevi'deki şu beyit, tasavvufun yol açmasıyla şiirin "ney"i, nasıl söylediğini işaret eder:
"Dinle neyden kim hikâyet etmede

Ayrılıklardan şikâyet etmede"

 

Yunus Emre, meşhur "şathiye"sinin sonunda, "Yunus bir söz söyledin hiçbir söze benzemez"

Münâfıklar elinden örter mâ'nâ yüzünü" diyerek şiirin, anlamın yüzüne çekilmiş bir örtü olduğunu söyler ve bunun hangi kaygılar ile gerçekleştirildiğinin de altını çizer.

Divan şiirinde şairler, zaman zaman gazellerinde, kasîdelerinde şiirleri hakkında beyitler söylerler; kendilerinin ne kadar büyük şair olduklarını vurgulama gereği duyarlar. Gerçi Divan şiirindeki bazı şiir biçimleri bile ustalığın, ustalaşmanın bir gereği olarak görülmüştür. Gelenek, "Divan" sahibi olmayan birini şair olarak görmezken, ustalaşmayı da kasîde şiir biçimiyle ölçmüştür. Kasîdelerin süslü söyleyişleri, ağır dilleri de buradan kaynaklanmaktadır zaten. "Divan"lar incelendiğinde şiirle ilgili beyitler de karşımıza çıkar; ama daha da önemlisi, "sühan" redifli kasîdelerin birer poetika olarak kaleme alınmış olmalarıdır.

XVIII. yüzyılda yaşayan Sünbülzâde Vehbi'nin "sühan" redifli kasîdesi, hem yazılış amacı, hem de poetik özellikleri yönünden dikkat çekicidir. Bu, "Halil Paşa'nın sadrazamlığı zamanında, devrin saçma sapan şiirler söyleyen şairleriyle alay etmek ve onlara öğüt vermek için, buyruk ve fermanla yazdırılan söz kasîdesidir". Bu kasidede, Sünbülzâde Vehbi, şiiri ve şairi tanımladıktan sonra şiirin unsurlarına geçerek hayal ve düşünce üzerinde durur. Şiir okuyucusunu da işin içine katan şair, şiirin temalarına da dikkat çeker. Şair, döneminde görülen şiir yönelişlerini eleştirerek "doğru yol"u işaret ederken şiirin günümüzde tartışılan sorunlarına çokça benzeyen bazı konuların üzerine gider. Şiirin bozulduğu sorunu bunlardan biridir:

 

"Bir alay şâir-i nâ-muntazam-ı bed-mahlas

Nazm-ı rüsvâyı ile eyledi rüsvây-ı sühan"

(Kötü mahlaslı bir alay düzensiz şair, rezil nazım ile şiiri rezil duruma düşürdü.)

 

Burada, şiiri bilmeyenlerin ortaya çıkardıkları ürünlerin "nazım" olarak değerlendirilmesi de açık bir eleştiridir. Bir başka sorun da şiir hırsızlığıdır:

 

"Sırkat-i şi'r edene kat'ı zebân lâzımdır

Böyledir şer'-i belâgatde fetevâ-yı sühan" [1]

(Şiir hırsızının dilinin kesilmesi gerekir. Söz söyleme kanununda şiir fetvaları böyledir.)

 

Şiirin "söylenen bir şey" olarak düşünüldüğü anlaşılan bu beyitte, toplumsal örgütlenişle eleştirinin yasalarının örtüştürülmesi de hayat-şiir ilişkisi bakımından anlamlıdır. Sünbülzâde Vehbi, dönemin şairlerine çok ağır eleştirilerin yer aldığı bu kasîdede, iyi şiir için kendisinin takip edilmesini ister.

XVIII. yüzyılda görülen poetik nitelikli bir başka eser de Şeyh Gâlib'in Hüsn ü Aşk'ıdır. Dönemin şiirine açık bir tepki olarak şekillenen bu poetikada, şiirin nasıl algılandığı, bu algılamanın kaynakları ve eksiklikleri, şiirin ne olması gerektiği gibi sorunlar tartışılır. Bir iddianın somutlanması olarak da belirlenen poetik ilkeler, Hüsn ü Aşk'ı ortaya çıkarır. Şeyh Gâlib'in poetikasının kalbi, bana göre, şu beyittir:

 

"Onlar ki kelâma can verirler

Mecnûn o kabiledendi derler"

 

Şeyh Gâlib, şiirin "söze can vermek" sanatı olduğunu vurgularken, hayali önceler ve heyecanı öne çıkarır.

XIX. yüzyılın ortalarından başlayarak edebiyatın yüzü Batıya çevrilir. Bu yönelme, köklü bir geleneği hemen iptal edememiş; Batılı anlamda bir edebiyat isteği somut örneklerini kolayca verememiştir. Geleneğin baskısı, başta Nâmık Kemâl, Ziya Paşa ve Şinasi olmak üzere bir kuşak sonrasının şairleri olan Abdülhak Hâmid'de, Muallim Nâci'de ve Recâizâde Mahmud Ekrem'de de kendisini hissettirmiştir. “Encümen-i Şuarâ” şairlerinde ise geleneğin belirleyiciliği ile fark edilen Batının özellikleri kısa devre yapmıştır. Hersekli Arif Hikmet'in şiir hakkındaki görüşleri, zamanına göre yenidir.[2]

Senîh-i Mevlevî'nin "Encümen-i Şuarâ" oluşumundan üç yıl önce yayımlanan Dîvan’ında, Divan edebiyatının mazmûn dünyasının herhangi bir yenilik arayışına girişilmeden kullanıldığı görülür. Şiirde pek de iddiası bulunmayan Senîh-i Mevlevî, gazellerinin mahlas beyitlerinde, şairlik yeteneği, şiirlerinin değeri, şiir anlayışı hakkında ipuçları verir. Şair, şiirinin yeni bir yol açmada eksiği bulunmadığını ve bu şiir ile “köhneleşmiş” şiir ortamının yenileceğini savunur. Kendisinin şiir ortamında benzersiz olduğunu iddia ederken de "Bu nev-zemînde ben hem-zebân ararım" diyerek ayarında bir şair olmadığından yakınır. Açıkça bir meydan okumada, şairliğin eserle olduğunu da söyler. Bu, bir gerçeği tespitin yanında şiirle uğraşanlar, şiir yazdığını söyleyenler için bir yarışma davetidir:

 

“İşte meydân da’vî-i şi’r eyleyen gelsin (Senîh)

Böyle bir nazm isterim şâ’irlik olmaz lâf ile”

 

Şiirindeki etkileyiciliği aşka bağlayan şair, şiirle ne yaptığını ya da şiirin ne işe yaradığını da “Şerh eylerim ahvâlim idüb şi’ri vesîle” [3] dizesinde açıklar. Şiir bir vesiledir onun için ve bu vesile hâllerin açıklanmasını sağlar, ona aracı olur.

Senîh-i Mevlevî'nin şiir içinde yaptığı tanımlar, şiirin işlevi ve kim için olduğu hakkında görüşler, kasidelerin “medhiye” bölümleri ile gazellerin “mahlas beyitleri”nde yer alan övünmelerden öte gitmemektedir. Ayrıca şiir üzerine söylediklerinde, gelenekten kopan ve bireyselleşen bir düşünce de yoktur. Sanki Senîh, bu sözleri gelenekte var olduğu için yinelemekte ve pek de umursamamaktadır.

"Encümen-i Şuarâ" şairlerinden olan "Yenişehirli Avnî'nin Dîvân-ı Hakkı Bey (Bursa, 1292, s. 55.)'e söylediği takriz ise, neredeyse bir poetikadır." [4] Bir ucu tasavvufa açılan bu şiirde Yenişehirli Avnî, sözün değerinden başlayarak, gücüne, etkisine, şairin özelliklerine değinmiştir. Sünbülzâde Vehbi'nin andığım kasîdesine benzer bir dünya görüşünün izleri de bulunan bu şiirde, modern sayılabilecek düşünceler görülür. Şair, şiir diline şöyle dikkat çeker:

 

"Söz yok güher-i elsine-i âleme ammâ

Ey hâce lisân-ı şuarâ başka lisâdır"

(Dünya dillerinin cevherine söz yok amma / Şairlerin dili başka bir dildir ey hoca)

 

"Söz" ve "ses"ten maksadın sadece "anlam" olmadığını vurgulayan Yenişehirli Avnî, şiir-felsefe ilişkisini de şöyle görür:

 

"Bin safsata bir mısrâ-ı bercesteye değmez

İndimde esâtir-i Felâtun hezeyândır"

(Bin safsata seçilmiş bir dizeye değmez / Bana göre Eflâtun'un düşünceleri sayıklamadan ibarettir.)

 

Tanzimat Edebiyatı'nın ikinci neslinden olan Abdülhak Hâmid, "Bir Şairin Hezeyânı"nda, bir ucu panteizme varan bir bakışla şiirinin kaynağını tabiatta bulur.

 

"Bence hep şi'rdir bu meşcereler,

Şu bayırlar, harabeler, dereler..

Bu esen rüzgârı pek severim."

 

diyen şair, şiirin ilerleyen dizelerinde, kendisi için "doğru" ve "güzel" söz söylemekten çok tabiatın görüntüsünü anlatmanın daha önemli olduğunu vurgular; şiirde, gramer ihmalini de bilerek yaptığını belirtir. [5]

Sonraları "şair-i azâm" unvanı alacak olan Abdülhak Hâmid Makber’in “ilk tab’ına” yazdığı “Mukaddime”ye “Birkaç perişan söz” alt başlığını koymuştur. Bu alt başlık, şiirin karşısında düz yazının “perişanlığını” vurgulamakla birlikte şairin ruh hâlini de göstermektedir. Makber’de düşünceden düşünceye sıçrayan Abdülhak Hâmid, şiir ve şairle ilgili görüşlerini de bu uzun şiire serpiştirmiştir. Eşini bir şiir olarak tanımlayan Hâmid, Sahra, Eşber ve Tezer adlı eserlerinin onun ilhamıyla yazıldığını belirttikten sonra şiirindeki solgunluğun dahi eşinden geldiğini söyler:

 

“Ben anlar idim o rûy-i zerdi

Kim şi’rime reng-i şi’r verdi.” (241-242)

(Ben anlar idim o sararmış yüzdeki hikmeti / Ki şiirime şiir rengi verdi)

 

Şiirinin onunla yenilendiğini ve onun elinde aydınlandığını söyleyen şair, eşinin ölümünden sonra “Şairliği gayrı neyleyim ben?” (263) diyerek şiire karşı da bir soğumanın işareti vermiştir. Hâmid, şiire ve özel olarak kendi şiirine ilişkin düşüncelerin yanı sıra gençlere öğütler vermeyi de ihmal etmemiştir:

 

“Gençler yazınız, sükût et ey pîr,

Zîrâ yazamazsın öyle tasvîr.” (1601-1602) [6]

 

Abdülhak Hâmid'le aynı nesilden olan Recâizâde Mahmud Ekrem, "Bu Da Bir Şi'r-i Muhzîn-i Dîger" adlı şiirinde, tablolar çizerek çizdiği her tabloyu tanımlayıp bunları şiir olarak sunar. Her birimin sonunda sunulan "diğer bir şiir"in üstünlük, en üstünlük sıfatlarıyla verilmesi ilginçtir. Şair, "daha nefis şiirler" bekleyen birine seslenerek onun "dikkatle" yukarı ve aşağı (göğe ve yere) bakmasını ister. Ekrem'in bu şiirini, Hâmid'in şiirinin toplum içine karışmışı olarak değerlendirmek mümkündür. Muhatabın bakışının yönlendirilmesi, ona şiirin ne olduğunu gösterme amacı taşımaktadır:

 

"Şi'rdir hep o gördüğün âsâr,

Şi'rdir hep o gördüğün sesler." [7]

 

Recâizâde Mahmud Ekrem'in muhalifi olarak bilinen Muallim Nâci, "Üdebâ-yı Zamâne" şiirinde "aşağılık" diye tanımladığı yazarların üstatlarının yabancı kelimelerle dolu şiirler yazmayı öğütlediklerini belirtip bu öğüdü şöyle eleştirir:

 

"Sen dinlediğin anda bu mudhik kelimâtı

Başlarsın ibâ etmeye sen menhec-i âtî"

(Sen dinlediğin anda bu güldüren kelimeleri

Geleceğin açık yolundan tiksinmeye başlarsın.)

 

Yeni yazılan şiirlerde sözcüklerin doğru ve yerli yerinde kullanılmamasını, bunların bağlama uymayışını ve anlamdan yoksun oluşunu ispat etmeye çalışan şair, şu sonucu çıkarır:

 

"Divânece sözler mi demektir edebiyyât

Âsâr-ı terakki diyoruz biz buna heyhât" [8]

 

Mehmed Emin Yurdakul'un, şiirlerini Türkçe Şiirler (1898) adıyla yayımlaması bile şiire farklı bir bakış olarak yorumlanmalıdır. Kitabın başında o dönemin önemli şair ve yazarlarının "takrizleri" yer almaktadır. Takriz sahiplerinden Recâizâde Mahmud Ekrem de, Abdülhak Hâmid de bu kitaptaki şiir anlayışından çok daha ileride bir şiir beğenisine sahiptir. Yirminci yüzyıl Türk şiirinin ilk popüler şairi diyebileceğimiz Mehmed Emin Yurdakul, Türkçe Şiirler kitabının ilk şiiri olan "Biz Nasıl Şiir İsteriz?"de, şairin bakışının taşraya çevrilmesini önerirken "millî duyguları" da öne çıkarır; istediği şiirin dinamiğini "duygu", daha doğru bir belirleme ile "duygusallık" oluşturur. Şiirin son birimi şöyledir:

 

"Biz o şi'ri isteriz ki çifte giden babalar,

Ekin biçen genç kızlarla odun kesen analar,

Yanık sesin dinlerlerken gözyaşların silsinler;

Başlarını açık, beyaz sînesine koysunlar;

Yüreğinin, özleriyçün çarpındığını duysunlar,

Bu çarpıntı, bu ses nedir? Neler diyor? bilsinler."

 

Rahatlıkla görülebileceği gibi Türkçe'nin takur tukur kullanıldığı bir şiirdir Mehmed Emin'inki. Zaten Mehmed Emin'e getirilen en önemli eleştirilerden biri de, Türkçe'yi kullanışındaki yetersizlik olmuştur. "1914'te neşrettiği Türk Sazı'nın ilk manzûmesi olan Benim Şiirlerim'de kendi aşklarını değil, üç-telli sazı ile milletinin felâketli hayâtını dile getirdiğini, dertlilere tesellî dağıtmak istediğini yaz"mıştır. [9] "Benim Şiirlerim"de de yukarıdaki toplumcu düşünce devam eder. Şiirin adı bile şiirler için bir savunma yapılacağını ve açıklamaya gidileceğini haber vermektedir. Toplumun tarafında olma düşüncesinin belirlediği bakış, karşısına aldığı şiirleri toptan silmek ister:

"Evet, benim her şiirimde yılan dişli diken var; / Sizler gidin bal verecek, yeni açmış gül bulun." diyerek "sizli-bizli" konuşan Mehmed Emin, kendisinin yaptığı işi, şu dizelerde millet hesabına kaydeder:

 

"Zavallı ben elimdeki şu üç telli saz ile

Milletimin felâketli hayatını söyleyim;" [10]

 

Kitabın son şiiri olan "Şâir"de de Mehmed Emin, "milletine hizmet" ettiği düşüncesini yineler. 1919'da yayımlanan "Şi'rimin Perisi'ne" ve "Şâir" adlı şiirlerinde, kendisine yöneltilen eleştirileri cevaplar. İlk şiirin ilk dörtlüğü, onun şiirlerinin nasıl değerlendirildiği hakkında bilgi vermektedir:

 

"Evet, bana melâmet taşı attı düşmanlarım,

Kahkahayla boğuldu rübâbımın yanık sesi,

Kıskanıldı âhlarım, gözyaşlarım, figanlarım;

Lâkin me'yus olmadım, ey şi'rimin saf perisi!" [11]

 

Vasfî Mâhir'e ithaf edilen "Şâir" adlı bir diğer şiirde de Mehmed Emin, "kırık saz"dan vaz geçmez ve "Sen san'atin hayattan ilham alan çocuğusun" diyerek şiirinin beslendiği damarı vurgular.

Servet-i Fünûn şiirinin birinci adamı olan Tevfik Fikret'in gözleri de halkın üzerindedir; fakat o, Mehmed Emin'in yaptığı gibi kurtarıcı, sözcü olma niyeti taşımaz. Modern bir tavır ile seslenir "okuyucuları"na. Bir okuyucusu olduğunu düşünmek ve bu okuyucuya kendisi olarak seslenmek Türk şiirinde yeni bir tavırdır. "Kari'lerime" şiirinde kendini her ne kadar "yüksek hayat sürenler" sınıfında görse de, bu tavrı yansıtmaktan da çekinmez Tevfik Fikret ve ne olursa olsun şiirinin "samimî" olduğunu vurgular; okuyucusundan da böyle bir yaklaşım bekler:

 

"Siz ki en doğru gören bir nazar-ı vicdanla

tâ uzakdan bana bakmadasınız, müstagnî

tuhfe-i mahmedetimden... Ne samîmiyyetdir;

o bakış çehre-i eş'arıma sâkin sâkin!"

(Siz ki en doğru gören bir vicdan gözüyle

tâ uzaktan bana bakmaktasınız; bir şey ummadan

ve şu armağanıma karşı hiçbir minnet duymadan..

Şiirlerimin yüzüne böyle sâkin sâkin bir bakış ne kadar içten bir bakıştır!) [12]

 

Tevfik Fikret, "Kahkaha-i Siğriyye" (şiir komedisi) açıklaması ile yayımlanan "Şairin Çubuğu" şiirinde de olumsuz bir şair tipi çizerek olumluyu gösterir. Bu şiirde ilhamı dışlayan bir anlayış sezilmektedir. "Şairin Odası" başlıklı şiirde, "Şairin Çubuğu"nda dışlanan ilhamın yerini "hayal"e dönüşmüş "hâtıralar" alır. Yaşananlardan zihinde kalanı bir tasarıya dönüştürme önerilmektedir sanki. Şiir, Ahmed Hâşim'in "Bize bir zevk-ı tahattur kaldı / Şu sönen gölgelenen dünyada" dizelerinde söylenecek olan hatıraların güzelliğinden çıkma bir zihin oyunu olarak belirginleştirilir. Bunlardan başka Tevfik Fikret, şiir hakkındaki düşüncelerini manzum olarak "Peri-i Şi'rime", "Müse İçin", "Cenâb", "Nedîm", "Üstâd-ı Ekrem", "Fuzûlî", "Nef'î" ve "Hâmid" başlıklı şiirlerinde de dile getirir. Mehmed Emin'in şiiriyle aynı adı taşıyan "Peri-i Şi'rime"nin karşılaştırılması, ilginç sonuçlar vermekle birlikte aynı dönemde yaşayan iki şairin şiire bakışını da somutlaştıracaktır.

Servet-i Fünûn şiiri denildiğinde adı Tevfik Fikret'le beraber anılan Cenab Şahabeddin, "Şi'r-i Mahzûn"da, şiirin retoriğine değil, okuyucusuna ilişkin bilgi vererek, bir fantezi kurar. Şiiri, ölümünden sonra sevgilisinin kendisini hatırlamasına bir vesile kılmak ister. Bu tavır, "Şiir niçin yazılır?" sorusunun bir cevabı olarak değerlendirilebilir. "Şi'r-i Mahzûn"dan dört yıl sonra (1316/1900) yayımlanan "Şi'rim İçin"de, "Bir akıl yolu ile hafifletemezsem/ ölçülerle azaltırım hayatın yükünü/ Gerçi bilirim gerçek vurgunu topal, dilsiz,/ kafiyesiz bağırmadır ömrün nakaratı." der. Şiiri gerçeklerden kaçış için iyi bir yol olarak belirleyen şair, ondaki teselli edici gücü son birimde açıkça ifade eder:

 

"Şi'rimle demâdem olurum muğfel ü mes'ûd:

Tezhîb ederim nûr-ı hayâlât ile derdi;

Bir dûd-ı zer-endûd-ı tesellî ile mahdûd

Bir levha olur her elemin çehre-i serdi."

(Şiirimle her zaman aldanır ve sevinirim: / Hayallerin ışığı ile derdi süslerim; / Teselli yaldızının dumanıyla / Her elemin örtülü yüzü bir levha olur.)

 

Cenap Şahabeddin, "Şâir" adlı şiirinde de şairin "kalbin sırları"nı söyleyen biri olduğunu belirtir; bu sır söyleme eyleminin "rüzgârların, denizlerin, kuşların" elinden alınması ilginçtir. "Ey nesîm, ey denizler, ey kuşlar / Siz susun ben terennüm eyleyeyim / Ey nesîm, ey denizler, ey kuşlar / Size esrâr-ı kalbi söyleyeyim!" [13] Bu dizelerdeki ses, her ne kadar duyarlık benzemese de, Arthur Rimbaud'nun, "Ey mevsimler, ey şatolar / Var mı hatasız insanlar?" beytini hatırlatır.

Servet-i Fünûn'un bir başka şairi Hüseyin Suad Yalçın'ın "Gözyaşları" şiiri de sevgiliye şiirle sesleniştir. Şair, şiirin gücünü görmek için etki yaratacak yerlerin altını çizer:

 

"Her kaafiye bir göz yakıcı katre bulunca

Bir gül açar âfâk-ı melûlümdeki konca." [14]

(Her kafiye bir göz yakıcı damla bulunca / Bezgin ufuklarımda bir gül açar gonca.)

 

Hüseyin Suad, aruz ölçüsüne, Halid Fahri Ozansoy'dan önce veda eder. "Aruza Vedâ'"da, şiire biçim veren ölçü tartışma konusu edilir. Otuz beş yıl gönlünün "mefâîlün" dediğini aktaran şair, şiirde ölçünün yerini değerlendirir ve sonuçta, aruz ölçüsüne de, hece ölçüsüne de ihtiyaç olmadığını söyler; önemli olan, "âheng"i yakalayabilmektir. Şiirde "hayal" ve "duygu"yu öne çıkaran Hüseyin Suad, her iki ölçüyü şu beyitte yan yana getirir ve dışlar:

 

"Mefâîlün, mefâîlün veyâhud altı-beş üç-beş,

Bu düm-tekler, o düm-tekler hülâsa hep berâbermiş." [15]

 

Otuz beş yıllık dosta vefa diye olsa gerek şiir, aruz ölçüsünün "mefâîlün / mefâîlün / mefâîlün / mefâîlün" kalıbı ile yazılmıştır. Kalıptaki ses, "vefâlıyım, vefâlıyım" demektedir sanki.

Ahmed Hâşim, Türk şiirinin 20. yüzyıldaki poetika sahibi ilk şairlerindendir. Önce 1921'de Dergâh dergisinde "Şiirde Mânâ" adı ile yayımlanan poetik yazısını sonra Piyâle (1926) adlı kitabının başına da koymuştur. Kitabın ilk şiiri olan "Mukaddime"de şair, şiiri "iksir" ve "alev" ile eşleştirip Fuzûlî'nin sözü edilen alevden içtiğini, Mecnûn'un da bu iksir ile çılgına döndüğünü söyler:

 

"İçmişti Fuzûlî bu alevden,

Düşmüştü bu iksir ile Mecnûn

Şi'rin sana anlattığı hâle.." [16]

 

Bu şiir yayımlanmadan bir yıl önce çıkan Göl Saatleri (1337/1921) kitabının başında da bir "Mukaddime" yer alır. Tek dörtlükten oluşan "Mukaddime", Ahmed Hâşim'in sanat anlayışını yansıtması bakımından oldukça önemlidir.

 

"Seyreyledim eşkâl-i hayâtı

Ben havz-ı hayâlin sularında,

Bir aks-i mülevvendir onunçün

Arzın bana ahcâr ü nebâtı."

(Hayatın şekillerini seyreyledim / Ben hayal havuzunun sularında / Bir renkli yansımadır onun için / Yeryüzünün taşları ve otları bana)

 

Şair, sanatını tabiatın içinde bulmakta; bulduklarını dönüştürerek de şiir hâline getirmektedir. Sanat anlayışını böylesine ince ve yoğun olarak açıklamadığı bir şiiri de "Ey Neseviyyet!... Şi'r Nedir?" adını taşır. "İnce Güzellikler" üst başlığını taşıyan bu şiirini Ahmed Hâşim, kitaplarına almamıştır. Bir gülüş, tebessüm, şarkı olarak tanımladığı şiiri, başlangıcı olmayan bir bahardan sonsuzluğa uçan bir müjde diye tanımlamıştır. Kozmik unsurlara dikkat çekilen bu şiirde, Abdülhak Hâmid'in panteizminin değil, izlenimciliğin etkisi bellidir. Yaratılışın parçalarının, şiirin içe işleyen bakışı ile söndüğünü ve küskünleştiğini vurgulayan şair, şiire nasıl bir anlam yüklediğini de bildirir. [17]

İlk şiirlerini Fecr-i Âtî toplaşması içinde yazıp sonradan Millî Edebiyat Hareketi'ne katılan Celâl Sâhir Erozan, "ara sıra sosyal konuları işleyen şiirler yaz(mış)sa da evvelki şiirlerinin esaslı temalarından ayrılmamıştır".[18] "Şiirlerimin Ruhu" adlı şiiri, bu “esaslı temaları” gösterir. "Hayır, şiirlerimin ruhu bir kadınlıktır" diyen şair, şiir boyunca bu "kadınlık" ruhunu örnekler. Celâl Sâhir'in 1910'da yayımlanan Siyah Kitab'ında "Şiirlerim" başlıklı bir şiir de yer alır. "Mu'terizlerime" (Karşı çıkanlarıma) ithaflı bu şiirde, anlaşılabileceği gibi, şair, şiirini savunur. Şiirlerine, "kadınlık ruhu" eleştirisinin getirildiği ve şairin de bu eleştiriden rahatsız olduğu şu birimden çıkarılabilir:

 

"Artık yetişti ey ebedî mu'terizlerim,

Hep bir silâhla etmeyiniz şi'rime hücûm,

Yalnız, evet, kadınlığı şi'rimde inlerim;

Hep bir silâhla etmeyiniz şi'rime hücûm."

 

Fecr-i Âtî toplaşmasında yer alan Tahsin Nâhid'in "Şiir" adlı şiiri, hassasiyet yönünden Celâl Sâhir'inkilere yaklaşsa da derinlik yönünden onunkilerin üstünde değerlendirilmelidir.

 

"Şiir mi istediniz dinleyin bu giryeleri:

Şiir... şiir denilen bir zavallı hülyâdır,

Âdetâ bir sevimli ru'yâdır...

Asabî

Bir kadın hisseder derinliğini." [19]

 

Bu şiir, şiirin ne olduğu üzerine bir görüş içermekle birlikte, başka pek çok şeyin de göstergesi durumundadır. Şiir bir ağlamadır; bir bakarsınız "zavallı bir hülyâ", bir bakarsınız "sevimli bir ru'yâ" olur. Burada dikkat edilmesi gereken durum, şiirin okunuş anındaki duygulara göre anlamlandırılmasıdır. Böyle bir şiirin okuyucusunun "kadın" olarak belirlenmesi de, Fecr-i Âtî şairlerinin şiir=kadın düşüncesini bir saplantı hâline getirdiklerini gösterir. İnceliğin kadında cisimleştiği düşüncesi, Celâl Sâhir'de de, Tahsin Nâhid'de de baskındır.

Aruz ölçüsüyle şiirler yazıp sonradan Millî Edebiyat Hareketi'ne katılan Hâlid Fahri Ozansoy'un "Aruza Vedâ" adlı şiiri, her ne kadar 1919'da yayımlanmışsa da Cumhuriyet Dönemi'nde yazılacak şiir için de bir giriş niteliği taşır. Kuğunun son şarkısı olarak düşünülmüştür sanki bu şiir. Şair, gençliğinin ilk elemlerini onunla söylemiştir; ama şimdi o "eski dost" paslanmıştır. Aruz ölçüsünün anayurdunu, bize gelirken geçtiği ülkeyi aktaran şair, bu ölçünün aşk, sevda gibi konular için uygun olduğu yolunda düşünceler sezdirir. Hâlid Fahri, aruza karşı gelişen yeni tarzı, aruzun yenilgisini ilan eden gelişmeyi şu birimde vurgular:

 

"Biz şimdi başka bir yeni âhenge bağlıyız:

Âşık sazıyla geldi erenler bu meclise.

Yalnız, bugün senin gibi ölgün sadâlıyız,

Zirâ bu saz da parçalanır gülmek istese." [20]

 

Hüseyin Suad'ın şiiri ile karşılaştırıldığında bu vedanın ideolojik bir belirleyeni olduğu hemen fark edilir. Hüseyin Suad, eski bir dosttan ayrılmanın hüznünü yansıtırken; Hâlid Fahri, bu eski dostu, gelişmeler karşısında yalnız bırakır; bir bakıma onu satar. Yine de acımasız olmamak gerekir: Hâlid Fahri'nin aruz ile vedalaşması da aynı ölçü kullanılarak yapılmış; şiir, aruz ölçüsünün "mefûlü / fâilâtü / mefâîlü / fâilün" kalıbı ile yazılmıştır.

Şiir içinde, şiirin, şiir sorunlarının işlendiği örnekler elbette bu kadar değildir. Ben, 1920'ye gelene kadar şairlerin bu yöndeki denemelerine dikkat çekmekle yetindim. Bu şiirlerden şairlerin uğraşlarını kimi zaman aşkınlaştırmaları, kimi zaman anlamaya ve anlatmaya çalışmaları, kimi zaman şiirlerini savunmaları gibi sonuçlar çıkmaktadır. Sonraki yıllarda şiir içinde şiirin konu edildiği şiirlerde de benzer kaygıların belirleyici olduğunu vurgulamakla yetiniyorum. "Şiir için şiirler"in yazılması, eleştirinin eksikliğini gösterdiği kadar, ince bir espriyi de somutlaştırır. Bu, şiir üzerine konuşurken bile onun “inceliğinin” gözetilmesinden başka bir şey değildir.
 

[1] "Sünbülzâde Vehbî" maddesi, Türk Klâsikleri, C.7, Ötüken-Söğüt Yayıncılık, İstanbul, 1988, s.112-114.

[2] Metîn Kayahan Özgül, Hersekli Arif Hikmet, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., Ankara, 1987, s. 34. Ben bu yazıyı, manzum olarak ifade edilen şiir görüşlerine ayırdığım için Hersekli Arif Hikmet'in görüşlerine değinmiyorum. Meraklılar, verilen kaynağa müracaat edebilirler.

[3] Dîvân-ı Senîh-i Mevlevî, Takvîmhâne-i Âmire, İstanbul, 1275/1858, s. 108-111.

[4] Metîn Kayahan Özgül, Yenişehirli Avnî, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara, 1990, s. 67. Şiirin yeni harflerle yayını bu kitaptadır.

[5] Şiirin yayım tarihi 1883. Abdülhak Hâmid Tarhan, Bütün Şiirleri-3, Hep Yahut Hiç, (Hazırlayan: İnci Enginün), Dergâh Yay., İstanbul, 1982, s. 89-91.

[6] Makber'in ilk baskısı 1885'te yapılmıştır. Abdülhak Hâmid Tarhan, Bütün şiirleri-2/Makber/Ölü/Hacle/ Bâlâdan Bir Ses, (Hazırlayan:İnci Enginün), Dergâh Yay., İstanbul, 1982. Alıntılardaki numaralar, Makber'deki dizelere aittir.

[7] Recâizâde Mahmud Ekrem, Zemzeme III, Kasım 1888. Kenan Akyüz, Batı Tesirinde Türk Şiiri Antolojisi 1860-1923, Dördüncü Baskı, İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 1986, s. 104.

[8] Kenan Akyüz, Batı Tesirinde Türk Şiiri Antolojisi 1860-1923, Dördüncü Baskı, İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 1986, s. 196.

[9] Fevziye Abdullan Tansel, Mehmed Emin Yurdakul'un Eserleri-1 / Şiirler, Türk Tarih Kurumu Yay., Ankara, 1989, s. LI. Mehmed Emin, "Biz Nasıl Şiir İsteriz"e, "Manzûmelerim, Yunan muhârebesi esnâsında söylenmeğe başlanmıştır" diye bir not düşmüştür. Türk Sazı, "Büyük Irkım'a” ithafı ile yayımlanmıştır.

[10] Fevziye Abdullah Tansel, A.g.e., s. 21-47.

[11] Fevziye Abdullah Tansel, A.g.e., s.319-320.

[12] Şiirin altında, 19 Teşrinievvel 1315/1899 tarihi var.Rübâb-ı Şikeste ve Tevfik Fikret'in Bütün Diğer Eserleri, Tertip ve telif eden Fahri Uzun, İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 1985, s.158-159.

[13] Üç şiir için de şu kaynaktan yararlanıldı: Cenab Şahabeddin'in Bütün Şiirleri, (Hazırlayanlar:M.Kaplan-İ.Enginün-B.Emil-N.Birinci-A.Uçman), İ.Ü.Edebiyat Fakültesi Yay., İstanbul, 1984, ss. 91-93/242/382.

[14] Lâne-i Melâl, 1909. Kenan Akyüz, A.g.e, s. 348.

[15] Kenan Akyüz, A.g.e., s.352.

[16] Ahmet Haşim, Bütün Şiirleri-Piyale/Göl Saatleri, Diğer Şiirleri, (Hazırlayanlar: İnci Enginün-Zeynep Kerman), Dergâh Yay., İstanbul, 1987, s. 85. Şiir ilk olarak "Piyale" adı ile Dergâh dergisinde yayımlanmıştır: C. 2, nr. 24, 5 Nisan 1338/1922, s. 179.

[17] Her iki şiir için de bir önceki kaynağa bakılabilir: s.129-200.

[18] Kenan Akyüz, A.g.e., s. 435.

[19] Kenan Akyüz, A.g.e., s. 632.

[20] Yarın  mecmuası, nr. 4, 3 Teşrîn-i sâni 1337/1919.

   
Alıntı Yap
Favori
Yazdır
E-mail Olarak Gönder
İlgili Makaleler
Save this to del.icio.us

Okuyucu yorumları  RSS feed Yorum
 

Ortalama Üye Değerlendirmesi

   (0 Oylama)

 


Yorumunuzu ekleyin
Sadece kayitli kullanicilar bir Makaleyi yorumlayabilir. Lütfen ücretsiz üye olun veya giriş yapın.

Gönderilen yeni yorum yok



mXcomment 1.0.8 © 2007-2009 - visualclinic.fr
License Creative Commons - Some rights reserved
< Önceki   Sonraki >

AllVideos Reloaded for Joomla 1.0

Loading Clock...

Rastgele Resim

joomla_logo_black.jpg